Enerji Arzındaki Belirsizlikler



İnsanlık tarihinde bugünkü ölçüde bir enerji açlığı yaşanmış mıdır acaba? Bu durum sadece nüfusun, şehirleşmenin, tarım, sanayi, maden ve hizmet üretiminin artması ile açıklanabilir mi? Enerji kaynaklarının idaresi, enerji üretimi, nakli ve kullanımı, kullanım sonrası atık idaresi tabiat üzerinde ne gibi olumsuz tesirler icra etmektedir? Tabiatın, atmosferin ve şehirlerin kirlenmesi hangi problemlere yol açmaktadır? Global enerji talebindeki hızlı artışın zaman içinde kapatılamayacak bir açık hâlini almaması için ne yapılabilir? Temiz enerji alternatifleri, büyük talebe cevap verebilir mi? Enerjide israfın boyutları nedir? İsrafın önüne ciddi şekilde geçilebilir mi? Bunun başarılması, giderek artan talebin karşılanmasına ne ölçüde katkı sağlar?

Aslında bu sorular uzatılabilir ve konunun uzmanları da biliyor ki, cevaplar soruların içinde. Çünkü tablo pek iç açıcı değil. Bugünden yarına, hem temiz, ucuz, yaygın ve pratik enerji temin etmek giderek zorlaşıyor, hem de çevre problemleri sebebiyle tabiat tehdit altında.

Geçmiş yüzyıllarda "enerji" kavramına bugünkü gibi bir mânâ yüklenmiyordu. Çünkü hem birçok enerji kaynağı ve yakıt keşfedilmemişti, hem de bilinenlerle (güneş enerjisi, odun vb.) bugünkü çeşit ve ölçekte ısı, ışık ve hareket üretilmesi, iş yapılması mümkün değildi. İnşaat, nakliyat, seyahat, haberleşme, savunma, aydınlatma, öğütme, ısıtma, pişirme açısından düşünürsek, insan ve hayvanların kas gücünden, güneş, rüzgâr ve odundan faydalanılıyordu ve bu şekilde üretilen enerjiyle iş görülmesi, tabiatı kirletmeyen yollardan oluyordu.

Meselâ, top dökümü için gereken demir cevherlerinin eritileceği yüksek sıcaklık, odun yakılarak elde ediliyordu; rüzgârın kesildiği zamanlarda gemiler kürek gücüyle hareket ediyordu; tahıllar insan gücünün yanı sıra su ve yel değirmenleriyle öğütülüyor, su nehirden daha üst kottaki tarlalara su vidaları, değirmenler veya doğrudan insan gücüyle çıkartılıyordu; toprak ise hayvan veya insan gücüyle sürülüyor, kurutma işlemleri güneşin altında yapılıyordu.

Bugün ise odunun yanı sıra, son birkaç yüz yıldan beri kömür, son yüz elli yıldır petrol ve doğalgaz, son bir asırdan beri hidrolik, son altmış yıldan beri uranyum ve son kırk yıl zarfında giderek artan oranlarda rüzgâr, güneş ve jeotermal enerji (çok daha az yüzdelerle de biyokütle, dalga, gel-git ve hidrojen ) elektrik üretiminde kullanılıyor.

Enerji kaynaklarının geleceği ve maliyeti
Bugün yerkabuğundaki taşkömürü ve linyit yataklarına yüzlerce yıl, petrol ve doğalgaz rezervlerine ise elli-altmış yıl ömür biçiliyor. Ulaştırma sektöründe yaygın ve pratik, fakat çevreyi kirleten, insan sağlığına zarar veren bir yakıt olarak petrol kullanılıyor. Elektrik üretiminde kömür, doğalgaz, nükleer enerji, jeotermal akışkan, biyokütle ve güneş enerjisine dayalı termik santraller yaygın olmakla birlikte, fosil yakıtlarla (kömür ve doğalgaz) çalışan termik santraller ön plânda yeralıyor. Meselâ 2010 yılında ABD'de üretilen elektriğin yarısı kömürlü santrallerden elde ediyordu. Türkiye'de ise doğalgazdan elektrik üretimi birinci sırada geliyor, bunu hidrolik ve kömürlü santraller takip ediyor. Kömür, doğalgaz ve petrolün ithal edilmesi, Türkiye'yi dışa bağımlı kılıyor. 2011 rakamlarıyla Türkiye'nin dışarıdan aldığı petrol ve doğalgaza ödediği meblağ, 54 milyar ABD Doları civarındaydı. İhracatımızdan elde edilen gelirin yarıya yakınını sadece ithal enerji kaynakları için harcamamız ne ölçüde enerji fakiri bir ülke olduğumuzu gözler önüne seriyor.

Ulaştırma sektöründe petrolün yerine kısa vâdede ikame edilebilecek alternatif, temiz, yaygın ve pratik bir yakıt, henüz ufukta gözükmüyor. Hidrojen sentetik bir yakıt olarak henüz emekleme safhasında. Su gibi temiz kaynaklardan üretilmesi ve depolanarak ulaşım vasıtalarında kullanılması teknik olarak mümkün fakat hâlen ekonomik değil. Kanola (kolza), şeker kamışı ve pancarı, mısır, ayçiçeği gibi biyoyakıt üretiminde kullanılabilen bitkiler ise giderek artan oranlarda enerji üretimine katılıyor. Bu da kuraklık, kıtlık ve açlık problemlerinin yaşandığı bir dünyada hem gıda arzına menfi tesir ediyor, hem de fiyatların yükselmesine yol açıyor.

Nehir ve göllere baraj inşa ederek, suyu cebrî borular vasıtasıyla yüksek kottan aşağıya indirip türbinleri döndürme ve elektrik üretme esasına dayanan hidroelektrik santraller ise dünyada giderek daha fazla muhalefetle karşılaşıyor. Tabiî çevrenin çok geniş alanlar şeklinde su altında kalması, bunun için ormanların ve bitki örtüsünün feda edilmesi, hayvan topluluklarının hayat alanlarının giderek daraltılması ve bunların türlerinin ortadan kalkma tehlikesi arzetmesi, neticede biyolojik zenginliğin darbe yemesi, baraj gölü bölgelerinde yeni iklimlerin ortaya çıkması, bazen yüz binler (Çin'de milyonlar) ölçeğinde insanın yaşadıkları yerden kopartılıp başka bölgelere göç ettirilmesi çevre hassasiyetinin arttığı bir dönemde giderek daha fazla tepki görüyor. Fakat, artan elektrik talebinin başka yollardan karşılanabilmesi de mümkün gözükmüyor. Türkiye de, içeriden ve dışarıdan gelen muhalefete rağmen, bu temiz ve yenilenebilir enerji alternatifine ciddi yatırımlar yapıyor.

Nüfusun, sanayinin, yerleşim yerlerinin, yolların, motorlu ve elektrikli araçların kısacası insan yapısı mekânların ve eşyaların arttığı bir yeryüzünde, fosil yakıtların yan-ürünü olan kül, karbon, azot ve kükürt oksitler de havayı, suyu ve toprağı kirletiyor ve tabiat, telâfisi yüzlerce yılda mümkün olmayacak, hattâ neredeyse geriye döndürülmeyecek ölçüde tahrip ediliyor. Asit yağmurları toprağın ve suyun kalitesini bozuyor. Kömür yakılmasından kaynaklanan kül, atmosfere ve bitki örtüsüne zarar veriyor. Petrol platformlarında, boru hatlarında ve nakil araçlarında meydana gelen kazalar da denizlerin ve karaların kirlenmesine yol açıyor.

Enerji ise insanın bu dünyadaki bir ihtiyacı. Hâlen kullanılan kaynaklar da yeryüzünde depolanmış ve birçoğu güneş enerjisinin bir türevi durumunda (fosil yakıtlar, rüzgâr ve güneş enerjisi). Ne yazık ki bugün, insan ve çevre sağlığını bozmadan global enerji talebini karşılamak giderek zorlaşıyor.

En önemli alternatif, güneş ve rüzgâr enerjisi gibi orta-uzun vâdede kendisini amorti edebilecek yenilenebilir temiz kaynaklar kullanarak hidrojen gibi sentetik yakıtların global ölçekte ucuza üretilmesini, bilhassa ulaştırma sektörüne hitap edebilecek şekilde hafif malzemelerde (borhidrid gibi) depolanarak kullanılmasını sağlamak olarak gözüküyor. Çevreye atık olarak sadece su buharı bırakan hidrojen enerji sisteminin milletlerararası işbirliği ve global politikalarla geliştirilmesi ve ancak uzun vâdede petrol ekonomisinin yerini alması mümkün gözüküyor. Çünkü dünya genelinde petrolün aranması, sondajının yapılması, rafine edilmesi, boru hatlarıyla ve gemilerle nakledilmesi, benzin istasyonlarında satılması, otomobil, kamyon, tren, gemi ve uçaklarda kullanılması, buna uygun bir otomotiv sektörünün gelişmesi çok büyük yatırımlarla olmuş, oturmuş ve işler hâle gelmiş durumda. Büyük bir ağ sözkonusu. Bu petrol ekonomisinin kısa vâdede değişmesi beklenmiyor; zâten teknolojik, ekonomik ve siyasî açıdan da mümkün değil.

İnsanlığın artan enerji talebine çözüm ararken, enerjinin verimli kullanılması ve israf edilmemesi de iki önemli hedef olarak görünüyor.

Enerji israfı, verimliliği ve tasarrufu
İsraf ana hatlarıyla iki maddede toplanabilir: Objektif ve sübjektif.

Objektif israf, kendi içinde üçe ayrılabilir: 1) Olmazsa olmaz bir enerji kullanımının sözkonusu olduğu yer ve zamanda, ihtiyaçtan fazla enerji kullanmak. Meselâ, aydınlatma gerektiren bir mekânda ve zamanda gereğinden fazla lâmba ve enerji kullanmak. 2) O mekân terk edilirken enerji kullanımını durdurmayı (meselâ lâmbaları kapatmayı) ihmal etmek. 3) Aydınlatma gerektirmeyen bir mekân ve zamanda, meselâ gün ışığının yeterli olduğu, hattâ insanların bulunmadığı bir yerde lâmba kullanmak.

Sübjektif israf ise, enerji kullanımına dayanan eğlence, kumar, gösteri, yarış, seyir ile bunlarda aşırı aydınlatma, reklâm yapma ve malzeme israf etme gibi faaliyetleri toplumda genel bir istişareye açmadan, sadece bazı kişi ve kurumların kararıyla organize etmek ve ölçüleri de bu şekilde belirlemek olarak tarif edilebilir.

Bugün ayrıca, neredeyse bütün üretim sektörleri (gıda, elektronik, otomotiv, makine, iletişim, ulaşım, turizm ve hizmet) eğlence ve seyir sektörüne de ciddi oranlarda hizmet ediyor. Ferde ve kitleye hitap eden her türlü eğlence ve seyir, dünya genelinde insanlığın en önemli ihtiyacı hâline ge(tiri)lmiş durumda. Bunların ölçüsüz bir şekilde yaygınlaşmasıyla su, gıda, yakıt gibi kaynakların ve elektriğin israfı da ne yazık ki giderek artıyor. Kitlelere mâlolmuş kötü alışkanlıkların ortadan kaldırılması ve sağduyunun kabul edebileceği ölçülerde uzlaşılması kolay gözükmüyor.

Bu konunun toplumda konuşulmasına gerek olmadığı, serbest piyasada dileyen kişi ve müesseselerin kanun çerçevesinde bu gibi faaliyetleri düzenleyebileceği söylenebilir. Bu, bugün için tartışmaya açık bir konudur. Fakat dünyanın yakın bir gelecekte, su, temel gıda, birincil yakıt ve elektrik kullanımını öncelikle temel hayatî ihtiyaçlar açısından gram ve kilowat/saat ölçeğinde hesaplayarak plânlamak durumunda kalabileceği kuvvetle muhtemeldir. Kaldı ki, bütün insanlık büyük bir aile ise, temiz su, yeterli gıda, yakıt ve elektrik bulamayan yüz milyonlarca kardeşimizin yaşadığı bir dünyada hayatî kaynakları hayatî olmayan alışkanlıklar için sorumsuzca tüketme hakkına kimse asla sahip olmasa gerek.

Enerji verimliliği ise, gerek birincil kaynaklardan elektrik, ısı, hareket vs gibi farklı tür enerjiler üretirken, gerekse bunları kullanırken, nihâî hedef olan üretilecek iş veya hizmeti daha az enerji kullanarak sağlamaya mâtuftur. Bu da aslında bir yandan enerji israfı altında değerlendirilebilecek, diğer yandan da enerjinin daha verimli kullanıldığı yeni cihaz (meselâ aynı aydınlatmanın daha az elektrik kullanarak gerçekleştirildiği ekonomik ampuller), makine ve binalar (Güneş ışık ve ısısının aydınlatma, ısıtma ve havalandırmada daha fazla kullanıldığı) geliştirerek ilerleme sağlanabilecek bir konudur.

Netice itibariyle dünya nüfusu ve dolayısıyla temiz su, gıda ve elektriğe ulaşamayan insan sayısı da artıyor. Fosil yakıt (bilhassa petrol) ve elektrik kullanılmasına dayanan bir teknolojinin hacmi büyüyor ve yaygınlaşıyor. Nüfusun artması, teknolojik ürünlerin yaygınlaşması, ülkelerin kalkınması ve kitlelerin alım gücünün artmasına paralel olarak dünya giderek daha fazla fosil yakıt ve elektrik tüketiyor, böylece tabiî çevre de daha hızlı kirleniyor.

İnsanlığın, "Bizi bu dünyaya kim, neden getirdi, burada nasıl yaşamalıyız, yerküre üzerinde tasarruf hakkımız nereye kadardır, nereye gidiyoruz?" sorularını sorması ve oturup düşünmesi için belki de böyle ciddi ve şiddetli bir ikaza ihtiyaç var. Fakat bu tabloda sorumluluğu olmayan yeni nesillerin ve dünyaya henüz gelen masumların hakkını gaspetmenin vebâli ne olacak?

Mesuliyet şuuruna sahip insanların dünya döndükçe çalışmaktan, bir araya gelip baskı unsuru oluşturmaktan, geliştirdikleri çözüm modellerini kamuoyuna mâletmekten, kötü alışkanlıklara karşı en güzel üslûp ile mücadele etmekten, insanlığa yeni alternatifler sunmaktan ve daima dikecek fidan yetiştirmekten başka çareleri gözükmüyor.

 

Yorumlar