Hayatın İçinden... Kahve Molası


Hayat Bilgisi

Sen buna yasamak mı diyorsun?
İnsan, ekmeksiz, susuz yaşar ama rüyasız, idealsiz yaşayamaz.
Rüyaların biyolojik ve fizyolojik yanıyla uğraşanlara bakılırsa, insanın asıl ihtiyaç duyduğu şey uyku değil, uykunun meyvesi olan rüyadır. Uykuya varıyorsak, rüyaya varmak içindir. Kalıbımızı dinlenmeye alıyorsak, bunun temini ancak rüyalanma ile söz konusudur. Bu tespiti dikkate alacak olursak, rüya görmeyen, kalıp halinde yatıp paket halinde uyanan kişi, rahata erememekte, dinlenememektedir. Yani bir bakıma rüya görmemek, bir tür rahatsızlıktır.
Yine rüya üzerine kafa yoranlara kulak kesilecek olursak, rüya görmemek diye bir şey de mevzubahis değildir. Herkes bir şekilde rüya görür, ancak gördüğü rüyayı hatırlamayan kişiler vardır. Gece boyu rüya görmüş olsa bile, gördüklerini hafızası bir şekilde sümenaltı ediyorsa gerçekten rüya görmemiş gibi bir durum ortaya çıkabilir. Ya da sahiden rüya görmeyen vakalar da vardır ki, bunun maddi ve manevi pek çok sebebi vardır. Hem gördüğü rüyayı hatırlamayanlar, hem de hiçbir biçimde rüya görmeyenler için belki şu semptomlardan bahsedilebilir: Sadece gövde düzeyinde, sadece yeme, içme, üreme ve boşaltım biçiminde somut bir hayat yaşamak. Düşünce, duygu ve kadim ulemamızın 'latifeler' diye ifade ettiği ince hissiyat adına hiçbir şey yaşamamak. Bunları tamamen rafa kaldırmak. Siz buna bir tür zombileşme de diyebilirsiniz.
Sabahın köründe acı bir zil sesiyle uyanıyor, palas pandıras tuvalete ve lavaboya koşturuyor, servisi ya da otobüsü kaçırmamak için elindeki poğaçayı dişleyerekten seğirtiyor, bir bedenlik yer açabilmek için epey bir mücadele verdikten sonra, tütün kokularına karışan deodorant kokularıyla yarı sarhoş olmuş bir vaziyette işyerine ulaşıyor, müdürün ya da şefin çatık kaşlarının gölgesinde kartını basıyor, öğleye kadar kah odalar arasında mekik dokuyarak, kah ıstampa, mühür, damga girdabında savrularak, kah bir klavyenin tuşlarında tıkırtıya dönüşerek, kah müşterinin karşısında dinlermiş gibi yaparak saatlerini geçiriyorsun. Saat kampana zili gibi 12.30'u gösterdiğinde 'Hımmmm, evet, acıkmış olmam gerek' diyerek acıktığına hükmediyor, yemek fişinle yemeğe iniyor, temcid pilavı gibi her hafta aynı listeyle önüne gelen yemeği tıkınıyor, hazmı kolaylaştırmak için ya çaycı Nurettin'den ya da kahve makinesinden sıcak içeceğini alıyor, böylece üretim adına biraz daha zindeleştikten sonra öğleden önceki teraneye aynen devam ediyorsun. Peki diyelim ki buna mecbursun, ekmek parası, rızık kaygısı, vesile-i maişet… Ya iş çıkışı ne yapıyorsun? Yol üstünde market mabedinde bir parça alışveriş ayini yapıp eve geliyorsun. Çok yorgun, hatta bitik olduğunu düşünüyorsun. Yemeği mideye yuvarlayıp, üstüne de çayı höpürdettikten sonra, 'Kafam çok dolu, kafamı boşaltmam gerek' diyorsun ve o malum kumanda savaşlarından sonra televizyonun karşısına kuruluyorsun. O kanal senin bu kanal benim zihnini ordan oraya zıplattıktan sonra, haber ve magazin programlarında bazen köpürerek, bazen gevşeyerek kendini uykunun kollarına bırakıyorsun.
Biçare modern insanın hayatı nerde olursa olsun üç aşağı beş yukarı böyle geçmemekte midir? Senin hayatın, benim hayatım, onun hayatı. İyi ama kendisi baştan sona bir kalın uykudan ibaret olan bu yaşama tarzının rüya, ideal, ufuk neresinde? Bu uykunun içinde rüya yok ki! Rüya olmayınca, sadece kalıbı dinlendirme esasına dayalı bir biyolojik ömür yaşayınca, varlığımızın içine konulmuş olan ruh, kalp, akıl, onca yetenek, onca duygu, onca zeka, onca sezgi, onca latife ne halt edecektir.
Zihnime doluşan çağrışımlar arasından, ünlü zenci lider, özgürlük tutkunu Martin Luther King'in meşhur sloganı yankılanıyor içimde: "Bir rüyam var."
Gökyüzünün hüzünlü temaşacısı, bir kainat seyyahı olan Said Nursi'nin 'Gaye-i Hayal olmazsa ezhan enelere döner' tespiti uğulduyor zihnimde. Kendisine gaye ve hayal olarak sadece para kazanmak, mal mülk edinmek, araba almak, üniversiteyi bitirmek telkin edilen, 'aferin benim oğlum okuyup adam olacak' derken, Mağaradaki Münzevi'ye gelen Meleğin kainatı, kendini, hayatı, vahyi 'Oku'maktan bahsedişiyle hiçbir alakası olmayan ideallerin sunulduğu zavallı, hakikat yetimi nesiller, körpecik insanlar gözümün önünden geçiyor.
Son olarak da, mezarlıkta 'furdu furdu furuldi' diyerek Dursun'a mezarları gösteren Temel'in, 'Bak, bu da benim mezarım, furuldim ve öldim' dediğinde, Dursun'un 'Ama yaşiyursun daaa, aha karşimdasin, bu nasil iştur?' diye itiraz etmesiyle söylediği o müthiş cümle aklıma geliyor:
'Sen buna yaşamak mı deyisun!'

yusuf özkan özburun

yaşlı şiirleri, yaşlı şiiri

KISSADAN HİSSE


Sadakat budur
Yaşlı bir adama sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış.
Etraftakiler hastaneye götürmüşler. Hemşireler, röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı adam huzursuzlaşmış; "acelesi olduğunu,  röntgen istemediğini" söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
-"Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı. etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.
Hemşire; "Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" diyince;
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile: "Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.
Hemşireler hayretle: "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sormuşlar.
Adam cevaplamış:"Ama ben onun kim olduğunu biliyorum."




TEBESSÜM


Zamanında Padişahın biri;
- Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim! demiş.
Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;
- Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.
- Bunun neresi yalan?.. Kuş kartaldır, Arslan da kuzu kadar minik bir
yavru. Kaptı mı götürür tabii!..
- Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..
- Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da
pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa,
  kral odur tabii!..
- Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!
- Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını
dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha
bu yalandır dedirtememiş.
Ama bir gün bir Kayserili gelmiş;
- Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın
almıştın. Şimdi geri almaya geldim.
Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!
 

SEVGİ


Çocukluğumuzda Yaptıklarımız
Aşağıdakilerden en az bir kaç tanesini yapmamış çocuk var aranızda ?
-Bakkaldan eve gelene kadar ekmeğin bütün kıtır yerlerini koparıp yemek.
-Demir parmaklığı olan evlerin önünden geçerken eldeki çubukla parmaklıktan tırrrrrrrrrrrrrrrrrkkk sesleri çıkarıp ev sahiplerini rahatsız etmek.
-Perdeden perdeye uçarak tarzancılık oynamak ve kopan korniş yüzünden anneden hafif yollu sopa yemek.
-Masanın altına uzay gemisi Atılgan'ı çizip uzaycılık oynamak,çiğnenmiş ekmek  içiyle sivri kulak yapıp Mistır sıpak olmak.
-''Hadi beni cennete götür'' deyip namaz kılan evdeki büyüklerin sırtına atlamak.
-Karlı havalarda sınıfa gizlice kartopu sokup ön sırada oturanların önlüğünden içeri kaydırmak.
-Küçük yeşil kurbağayı kibrit kutusunun içine koyduktan sonra paketleyip kızlara hediye etmek.
-Evin içine çadır kurup kızılderilicilik oynamak. 
-Oluklu saçtan çatısı olan çay bahçelerinin çatısına taş atıp taşın çatıdan yuvarlanırken çıkardığı sesleri dinlemek.
-Mutluyken Şarlo veya penguen gibi yürümek.Hatta orangutan takliti yapmak.
-Kalkıp gitmelerine yakın misafirlerin papuçlarının bağcıklarını kör düğümlemek.
-Apartmanların kapı zillerini veya taksi duraklarının elektirik direklerindeki çağrı zillerini çalıp kaçmak.
-Dişleriyle gazoz açmak, kolayı çalkalayıp ona buna püskürtmek.
-Kafayı balkon demirleri arasına, parmakları şişeye veya musluğa sıkıştırmak.
-Aynı anda çekirdek yiyip çiklet çiğnemek ve  sonra sakızı onun-bunun saçlarına yapıştırmak.
-Balkona gizlenip gelene geçene su tabancasıyla su püskürtmek.


Yorumlar