Karanlık Enerji

1900'lü yılların ilmî ve teknolojik gelişmeleri ışığında, bilim adamları galaksimizin bütün kâinatı oluşturduğu düşüncesindeydiler. Kâinat tasavvurları da, boşlukla çevrili yıldız kümelerinden meydana gelen münferit bir 'ada âlem' şeklindeydi. Yaklaşık 300 yıl astronominin temellerini, Newton'un kütle çekim teorisi oluşturdu. Newton'un farkına vardığı kanunlar, gezegenlerden galaksilere kadar hareketleri tahmin etmede kullanılırdı. Ama yeterli değildi. Einstein ve Hollandalı fizikçi De Sitter'e göre, kâinat boşluk içine gömülü sabit bir galaksiden ibaretti. 20. yüzyılın başlarında, Samanyolu galaksisinden müteşekkil durağan bir yıldız topluluğu şeklindeki kâinat tasavvuru, hâlâ yaygın görüş olarak kabul ediliyordu. Kâinatın tarihi ve büyük ölçekli yapısı hakkındaki bu tespitler, günümüzde geçerliliğini tamamen kaybetmiştir.

Şimdi ise, içinde bulunduğumuz galaksinin, gözlemlenebilir kâinattaki yaklaşık 400 milyar gökadadan biri ve kâinatın başlangıcının Büyük Patlama ile ortaya çıkan bir ateş topu olduğunu, Büyük Patlama'nın ilk birkaç dakikasında, elementlerin yıldızların çekirdeklerinde sentez edildiğini, kâinatın kalıntı radyasyonla dolu bulunduğunu biliyoruz.1 Yüz yıl sonra da bugünkü bilgilerimizin geçerliliği ve doğruluğu sorgulanacaktır.

Kozmologlar çok geçmeden kâinatın statik olmadığının farkına vardılar. Belçikalı fizikçi Lemaître de genel izafiyet denklemlerinin aslında statik, homojen ve sonsuz bir kâinatın mümkün olamayacağını gösterdiğini ispat etti. Denklemler evrenin genişleyen veya daralan bir yapıda olduğunu gösteriyordu. Genel izafiyet ile kâinatta cârî kanunların bir kısmının daha anlaşılması mümkün hâle geldi. Çok geçmeden, astronomlar 1920'lerde kâinatın genişlediğini buldular. Genişleme hakkındaki ilk gözleme dayalı bulgular, Amerikalı astronom Vesto Slipher'den geldi. Slipher, yıldızlardan gelen ışığın dalga boyundaki değişikliklerden yıldızın bize yaklaştığını veya uzaklaştığını buldu. (O zamanki astronomlar bizden uzaklaşan galaksileri, bizden uzaklaşan birer yıldız sanıyorlardı). Slipher bütün bu galaksilerin bizden uzaklaştıklarını tespit etti ve biz genişlemenin merkezindeymişiz gibi görünüyorduk. Buna rağmen kâinatın genişlediğini ilk fark eden astronom olarak Edwin Hubble'nin ismi geçmektedir! Hubble, galaksilerin sadece uzaklaşma hızını değil, aynı zamanda uzaklıklarını da hesaplayabileceğimiz bir formül buldu. Hubble'nin astronomi bilimine yaptığı en büyük iki katkıdan birincisi, gökte yıldız gibi gözüken bazı cisimlerin galaksimiz gibi yıldızlardan oluşan topluluklar olmasıdır; diğeri ise, bir galaksi bizden ne kadar uzaktaysa, o kadar fazla hızla bizden uzaklaşmakta olmasıdır. Meselâ aralarında bir milyon ışık yılı uzaklık bulunan herhangi iki galaksi, birbirlerinden saniyede 20 km hızla uzaklaşmaktadır. Aralarında 100 milyon ışık yılı bulunan iki galaksi ise, birbirinden 2000 km/s hızla uzaklaşmaktadır. Kısaca kâinatın bize göre uzak kısımları daha hızlı genişliyor. Asırlar öncesinde Kur'ân-ı Kerîm'in "Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz." (Zariyat-47) mealindeki âyetiyle açıkça ortaya konan kâinatın genişlemesi hâdisesi, bilim çevrelerinde ancak 20. yüzyılın başlarında delillendirilebilmişti.



Genişleyen kâinatın, kütle çekim kuvvetinden dolayı bir gün yavaşlayıp duracağı zannedilirken, 2000'li yıllarda kâinatın genişlemesi konusunda, iki farklı astronom grubu çarpıcı bir tespit yaptı. Süpernovalar üzerinde yaptıkları araştırmalarla, kâinatın beş milyar yıllık geçmişinin izini süren bu araştırmacılar, kâinatın hızlanarak genişlediğini keşfettiler. Çok uzaktaki süpernovalardan toplanan deliller, kâinatın eskiden, bugüne göre daha yavaş genişlediğini gösteriyordu. Galaksiler, herkesin tahmin ettiği gibi yavaşlamıyor, aksine gittikçe hızlanarak birbirinden uzaklaşıyorlardı. Bu kabullenilmesi zor bir keşifti. Çünkü dört temel kuvvetten birisi olan kütle çekim kuvveti, kâinattaki bütün cisimleri birbirine doğru çekmektedir.

Galaksileri birbirinden uzaklaştıran tesir nedir?
Kâinatın hızlanarak genişlemeye devam etmesini açıklama noktasında, bilim insanlarının ilk hipotezi, boş uzayla bağlantılı bir çeşit 'karanlık enerji' kavramı oldu. Çünkü hızlanarak genişleme, bir kuvvet gerektirir. Kâinatın ivmelenerek genişlemesi, boş uzayın bütün kozmik yapılardaki enerjinin neredeyse üç katı kadar enerji ihtiva ettiğini îma eder. Albert Einstein, kozmolojik sabit diye tabir ettiği böyle bir enerjinin, kâinatı statik dengede tutuğunu öne sürmüştü. Bu kuvvetin kaynağı anlaşılamadığından, astronomlar şimdilik karanlık enerjinin bunda rol oynayabileceğini düşünüyorlar. Kâinatta cârî olduğunu bildiğimiz dört temel kuvvetin üçünde, itme ve çekme gibi iki özellik bulunur. Bugünkü bilgilerimize göre sadece kütle çekim kuvvetinin, itme özelliğinin olmadığını biliyoruz. Aynı dual özellik, kütle çekim kuvveti için neden geçerli olmasın? Kim bilir, belki de vardır. Çünkü "Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız." (Zariyat-49) mealindeki âyete göre, her şey çift yaratılmıştır.

Karanlık enerji, bildiğimiz madde (yıldız, gezegen ve diğer gökcisimleri) gibi, belli yerlerde odaklanmıyor, bütün kâinata homojen olarak dağılmıştır. Nottingham Üniversitesi'nden Christopher J. Conselice'e göre, karanlık enerji, odamızdan galaksiler arası boşluğa kadar her yeri doldurmuştur. Mutfağımızdaki karanlık enerjiyle, yıldızlar arası boşluktakinin aynı yoğunluğa sahip olduğu tahmin edilmektedir. Güneş Sistemi'ndeki bütün karanlık enerjinin miktarı, sistemdeki toplam kütlenin yanında çok az kalmaktadır; tamamı küçük bir astereoid (birkaç bin ton) kadardır.2 Karanlık enerji tam olarak hesaplanamasa da, yıldız ve galaksiler arası boşluğun tamamı göz önüne alındığında, karanlık enerji kâinatın toplam % 72'sini oluşturmaktadır. Kâinatta tesiri ve faaliyeti en fazla olan karanlık enerji, bildiğimiz maddeden çok farklıdır. Case Western Reserve Üniversitesi'nden Starkman ve Krauss, hızlanarak genişleyen kâinatın en sonunda hayata elverişli olma özelliğini kaybedeceğini iddia etmektedirler. Onlara göre, kozmolojik sabit veya karanlık enerji, neticede kâinatın çok fazla genişlemesine sebep olacak ve uzaklardan bize hiçbir radyasyon gelmeyecek, kâinatın bir köşesinde kendi başımıza kalacağız. Harvard Üniversitesi'nden Abraham Loeb ve Kentaro Nagamine'e göre, Samanyolu ve Andromeda gibi galaksiler birleşerek, yıldızlardan oluşan tek bir süper galaksiye dönüşürlerken, diğer bütün galaksiler, olay ufkunun ötesine geçip gözden kaybolacaklar. Bu hâdisenin gerçekleşmesi için yaklaşık 100 milyar yıl geçmesi gerekecek.

Kâinat hakkındaki bilgimiz, bir taşı kaldırdığımızda taşın altında yaşayan karınca ve böceklerin bizim hakkımızdaki bilgileri kadar olsa gerek. Zîrâ yedi kat olarak yaratılan göğün sadece birinci tabakasını gözlerimiz ve teleskoplarımız ile müşahede ediyoruz. Karanlık enerji, Rabb'imizin sonsuz ilminden bir nokta ve kudret ve azametine bir perde olduğu muhakkaktır. Kâinatın bu kompleks ve çok tabakalı yapısına M. Fethullah Gülen Hocaefendi, şu ifadeleriyle dikkat çekmektedir: "Şu gördüğümüz yıldızlarla yaldızlanmış sema birinci kat semadır. Biz ikincisini, üçüncüsünü, dördüncüsünü, beşincisini, altıncısını ve nihayet yedincisini göremiyoruz. Bu tevcihe göre, Samanyolu galaksisinin yanında daha binlerce kehkeşan birinci kat sema oluyor. Belki onun üstünde bizim göremediğimiz, eterden bir sema var; esîrden bir sema var; esîrin de madde-i asliyesi olabilecek daha başka maddelerden semalar var. Onlar bizim ne teleskoplarımızla, ne mikroskoplarımızla ne de x ışınlarımızla görülecek şeyler değildir. Evet, âlem-i berzahın bir seması var, âlem-i misalin bir seması var, mahşerin bir seması, Cennet'in bir seması ve Cehennem'in bir seması var."3

Kozmik itmeye sebep olan kuvvetin ne olduğu hâlihazırda anlaşılamadığından, bilim adamları şimdilik karanlık enerji olarak tabir ettikleri belirsiz bir tesirin bu ivmelenmeye sebep olduğunu düşünüyor. Teleskoplarını göğün derinliklerine çeviren astronomlar ve astrofizikçiler, bu karanlık enerji ile ilgili yeni ipuçları aramaya devam etmektedirler. Bundan yaklaşık bir asır önce, klâsik fiziğin açıklayamadığı bazı fizikî hâdiseler, bilim insanlarını gayrete getirmiş ve modern fiziğin doğmasına vesile olmuştu. Öyle görünüyor ki, karanlık enerjinin bilinmezliğinin sebep olduğu sancı, insanlığı yeni keşiflere yönlendirecektir. Bazı araştırmacılar, böyle bir enerjinin, 21. yüzyıl astronomisinde keşfedilen en büyük buluşlardan biri olacağını ve fizikte yeni teorilerin oluşmasına zemin hazırlayacağını söylüyorlar. Bu kozmik ivmelenmeyi açıklayacak bilim adamları, geleceğin en saygın bilim insanları arasında yerini alacaklardır. Ümit edilir ki, Rabb'imizin sanatının anlaşılması adına yapılacak bu keşif, altın nesle nasip olur.

Dipnotlar
1. Lawrence M. Krauss, L. M., ve Robert J. Scherrer, R. J., The end of Cosmology, Scientific American, Şubat-2008
2. Conselice, C. J., The universe's invisible hand, Scientific American, Ocak-2007
3. www.herkul.org-Kırık Testi-06.12.2010

 

 

 

Yorumlar