Yeryüzünü Terk Edebilir miyiz?

 

          

Ateş pahası
Rivayete göre Osmanlı padişahlarından biri, pırıl pırıl bir ilkbahar sabahı, kuş cıvıltıları ve dere şırıltıları arasında maiyetindekilerle tenezzühe çıkmış. Dere tepe gezerken bir de bakmışlar ki güneş, tepelerin ardından batmaya yüz tutmuş. Kıştan kalma hafif serin bir rüzgâr ince yağmur taneleriyle birleşince, bir zaman sonra iyice üşümüşler. Bir sığınak ararken az ötede bacasından duman tüten bir kulübe görmüş ve kapıyı çalmışlar can havliyle. Onları bir pirifâni karşılamış ve büyük bir nezaketle içeri almış. Allah ne verdiyse yemiş, ibadetlerini eda etmiş ve istirahata geçmişler. Yaşlı adam gece boyunca ateşin harını eksiltmemiş. Gün doğmadan kalkarak ateşe birkaç odun daha atmış ve yine olabildiğince nezaketle misafirlerini kaldırmış. Huşu içerisinde namazlarını kılmışlar, nevalelerinde ne kaldıysa ortaya döküp güzelce kahvaltılarını yapmışlar. Padişah: "Efendi! Bizi memnun ettin. Allah senden razı olsun. İyiliğinin bedeli ödenmez; ama misafirperverliğinin hakkını verelim ki, dostluğumuz bâki kalsın. Söyle bakalım ne istersin?" demiş.

Gün görmüş adam: "Sadece kulübeyi ısıtan 'ateşin pahası' bin altındır; gerisi benim ikramımdır." deyince, vezir dayanamayarak atılmış: "Efendi, ağzından çıkanı kulağın duyar mı senin? Bir ateşin fiyatı bin altın olur mu?" Padişah, yaşlı adamın kim olduklarını anladığını kavramış. "Ağa, demiş, bu dağın başında, yağmur altında sırılsıklam üşüyorken sabaha kadar harı gitmeyen ateş bin altından daha da kıymetliydi. Parasını verin efendinin." Vezir, altınları adamın ellerine sayarken dudaklarından, "Ateş pahası!" sözcükleri dökülüyormuş...

Yeryüzünü terk edelim, yeni yerler keşfedelim
Kâinat çapında plânlanarak yeryüzünde bize sunulan sayısız hizmeti ekonomik parametrelerle değerlendirmeye kalksaydık, karşımıza ne çıkardı? Hikâyenin kahramanı güngörmüş yaşlı adamın zaviyesinden bakacak olursak, bunu hesaplamak kâinattaki atomları tek tek saymak mesabesinde imkânsızdır şüphesiz; zîrâ bir gecelik harlı ateşin fiyatı "Ateş pahası!" ise, damar damar dereleri, coşkun akan nehirleri; istiridye kabuğuna işlenmiş sanatı, bir pembe gülün hoş kokusunu, bir damla suda gizlenen hayat dokusunu hangi para birimiyle ölçebilirsiniz?

Sırlı bir kanaviçe misâli iç içe örülmüş mu'cizevî ekosistemler yumağı Dünya'mızda servis edilen birkaç hizmeti, ekonomik parametrelerle anlamaya çalışalım. Bunun için baştan aşağıya mini bir ekosistem kurmaya ne dersiniz? Maliyet hesabı yapmadan önce iskeleti akıl, kılıfı fikir, yakıtı ise hayal gücü olan bineğimize atlayıp faydalı bir fikir yolculuğuna çıkalım...

Merkür, Venüs bulamadık henüz...
Güneş ve Ay'dan sonra gökyüzümüzün en parlak lâmbası, Seher Yıldızı ve Çoban Yıldızı diye adına türküler yakılan Venüs'le başlayalım isterseniz; zîrâ onun Dünya'mızla birçok benzerliği bulunmakta. Meselâ, iki gezegenin çapları ve kütleleri birbirlerine çok yakın. Venüs'ün çapı Dünya'mızın % 95'i, kütlesi ise % 85'i kadar. Bu demektir ki, kütlesi 4.869x1024 kg, Ekvatoral çapı ise 12.104 km. Her iki gezegenin de genç yüzeylere sahip olduklarını görüyoruz ki, bu yeni dünyamızı kurma konusunda bize ümit veriyor. Yüzey katmanlarının yoğunlukları ve kimyevî özellikleri de birbirlerine çok yakın. Bir çeşit gaz tabakasının gezegeni kuşattığını da öğrenince, "Tamam, işte aradığımız yer!" diyebiliriz. Ancak detaylara indikçe, her adımda ümitsizliğimiz artacaktır. Dünya atmosferi, özetle yaklaşık % 78 azot, % 21 oksijen, % 0,03 karbondioksit, argon, neon, helyum, hidrojen, xenon gibi sabit gazlar ve çok az da olsa bir miktar değişme gösteren su buharı (nem), karbondioksit, metan, toz partikülleri, ozon gibi gazlar ihtiva eder. Venüs'ün atmosferi ise, % 96 karbondioksit, % 3 azot ve az miktarda, sülfür dioksit, su buharı, karbon monoksit, argon, helyum, neon, hidrojen klorid ve hidrojen flüorid muhtevasıyla yeni dünya kurma hayalimizi ortadan kaldırır.



Güneş'e çok yakın olduğundan ve sahip olduğu atmosferik kompozisyondan dolayı, Venüs'ün ortalama yüzey sıcaklığı 482 0C'dir. Bu sıcaklık değerinin ne mânâya geldiğini, günlük hayatımızdan tanıdığımız maddelerle izah edelim: Tabiatta birçok madde 100 0C'nin üstünde sıvı veya gaz hâline geçer. Su 100 0C'de buharlaşırken, etil alkol 78,4 0C'de gaz hâldedir. Normal şartlarda, yeryüzünde katı hâlde bulunan metalleri ise sıvı hâle getirebilmek için çok yüksek sıcaklıklar gerekmektedir. Hususi potalarda, teknik ve teknolojik donanımlarla ancak eritilebilen metallerden kurşun (Pb) 327 0C'de sıvı hâle gelir. Çinko (Zn) 419 0C'de, kalay (Sn) ise 450 0C'de eriyebilir. Vücudumuzun toplam kütlesinin erkeklerde % 60'ını, kadınlarda % 56'sını su oluşturduğunu düşünürsek Venüs 482 0C'lik yüzey sıcaklığıyla bizi ânında buharlaştıracaktır.

Tıpkı insanlar gibi, sabit vücut sıcaklığına sahip hayvanların hücrelerinde kimyevî reaksiyonların işçileri olarak görevlendirilmiş enzimler ise, ancak 20 °C ile 42 °C aralığında aktiftirler. Yetişkinlerde 41 °C, çocuklarda ise 42 °C sınır değerler olup, bu değerlerin üstünde enzimler çalışamaz. Yani, kaslarınız kasılmaz, duyu organlarınızdaki reseptör hücreler, uyarıları alamaz, nöronlardan elektro kimyevî sinir uyarıları beyne iletilemez. Hücrede cereyan eden daha bunun gibi binlerce işleyiş durur. Göremez, duyamaz, işitemez, kısaca yaşayamayız.

Dünya'da ise ortalama sıcaklık, 15 0C'lik mükemmel değeriyle hayata göz kırpar. Venüs'ü kendimize mesken yapacaksak, ilk işimiz hayatın devamı için gerekli olan optimum sıcaklık değerini tesis etmek olmalı. Bunun için kesintisiz enerjiyle durmadan çalışacak, gezegen çapında bir klima icat etmemiz gerekecektir. Bu büyüklükte bir soğutucuyu ve ona gerekecek sonsuz enerjiyi karşılamak mümkün mü? Jules Verne'in güzel tabiriyle, "Beşer henüz buna muktedir değildir."

Dünya'mızın Güneş'e göre kodlanmış hareketleriyle gece, gündüz ve mevsimlerin birbirini takip etme düzeni, deyim yerindeyse kılı kırk yararcasına ölçülü ve tam da hayat için plânlanmış mükemmelliktedir. Venüs ise, kendi ekseni etrafında bir dönüşünü yeryüzü günüyle 243, Güneş etrafındaki dönüşünü ise 225 günde tamamlar, yani bir Venüs günü, bir Venüs yılından daha uzun. Üstelik Dünya'mızın ve diğer gezegenlerin dönüşünün aksine, doğudan batıya doğru dönüyor. İsterseniz, bağrı yanık, vecd ile kendinden geçmiş bir Mevlevî gibi Güneş'in etrafında dönüp duran Venüs'ü kendi yörüngesinde ve vazifesinde bırakarak arayışımıza devam edelim.

Hedefimiz Mars
Komşumuz Kızıl Gezegen, yeryüzünden bakınca oldukça dikkatimizi çeker. Kızıla kayan rengi, bazen yeşile dönüşür. Bu renk değişimi, yeryüzündeki yeşil bitki örtüsünü akla getirir ve "Acaba orada hayat var mı, oraya yerleşebilir miyiz?" düşüncesiyle içimizi kıpır kıpır eder. Mars'ın Dünya'mıza benzeyen bir yönü de, atmosferinin olması ki, bunun bir gaz lâmbasında yanan ateşi çevreleyen fanus gibi, gezegeni çepe çevre sararak korkunç meteor yağmurlarından koruyacak yegâne kalkan olduğunu biliyoruz. Mars'ta gece gündüz ve mevsimler nasıl, hayatın sihirli kaynağı su var mı? Atmosferinin kimyevî muhteviyatı, solunuma uygun mu?

Mars, Güneş etrafındaki dönüşünü Dünya gibi batıdan doğuya doğru yapar. Gece ve gündüz oluşumuna netice veren kendi ekseni etrafındaki dönme periyodu Dünya'nınkine çok yakın; 24,6229 saat. Eksen eğikliği ise 25,19 derece ile Dünya'nın sahip olduğu 23,45 derecelik duruşa yakın görülüyor. Mars'ta mevsimlerin teşekkülüne vesile bir işleyiş var. Güneş etrafındaki dönme periyodu 686,98 gün. Yani, bizim iki yılımız Mars'ın yaklaşık bir yılına denk. Ayrıca, 1887'de Mars'ın Dünya'ya yaklaştığı bir zamanda İtalyan Giovanni Schiaparelli teleskop görüntülerine takılan ince, koyu renkli şekillere nehir yatağı demişti. Gerçi yeni tespitlerle, bu olukların suyun varlığı ile hiçbir ilgisinin olmadığı anlaşılsa da araştırmamızı derinleştirerek devam ettirmemizde fayda var. Çünkü bilim adamları, kutup takkelerindeki karbondioksit (CO2) buzunun altında su buzu olduğu kanaatindeler.

"İşte, bulduk! Şantiyemizi şimdi kurabiliriz." demeyi çok isterdik... Evet, Mars'ta bir atmosfer vardır; ancak canlı hayatını desteklemesi şöyle dursun, onu imkânsız kılmak için bire bir özellikler taşımaktadır. Ozon tabakası o kadar incedir ki, atmosferimizde emilen öldürücü morötesi ışınları, burada yüzeye rahatlıkla ulaşır. Mars'ta yeni bir dünya kurmaya bu kadar yaklaşmışken, hayal kırıklığımız gittikçe derinleşir. Mars atmosferi, % 95,32 karbondioksit (CO2), % 2,7 azot (N2), % 1,6 argon (Ar), % 0,07 karbonmonoksit (CO), % 0,03 su buharı ve % 0,15 diğer gazlardan meydana gelir. Oksijen (O2) % 0,13; yani, ancak "on binde on üç"lük miktarı ile o kadar azdır ki, bir insanın solumasına bile yetmez. Gaz tabakasının varlığıyla oluşacak atmosfer basıncı, Mars'ta Dünya'mızdaki mu'cizevî değerin yüzde birinden daha az olan "0,007 bar"dır. Öyle ki bu değer, yüzeyde suyun serbestçe akmasına bile imkân tanımaz.



Mars yüzeyindeki kızıl renk, demir bakımından zengin Mars toprağının, aşırı sıcak ve soğuklarla paslanmış hâlidir. Zaman zaman hızı saatte 120 kilometreyi bulan sert rüzgârların yüzeyden savurduğu tozların tesiriyle renk değişimleri görülebilir. Mevsim değişikliklerinde, çoğunlukla kırmızıya dönük pembe rengi, yeşile doğru kayar. Bu durum, değişik yüzey sıcaklıklarında, fırtınalarla havalanmış kum ve toz zerrelerine Güneş ışınlarının çarpması ve saçılmasıyla oluşan göz yanılsamasından başka bir şey değildir. Yeşil bitki örtüsü hiç değildir.

Diğer gezegenler
Mars'ta hayat olamayacağını anladığımıza göre, vakit kaybetmeden diğer gezegenlere bakalım. İşte karşımızda müthiş halkalarıyla, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter duruyor. Sırlarla dolu bu kütle, neredeyse tamamıyla gaz olmasına rağmen, Dünya'mızın sahip olduğu kütlenin yaklaşık 318 katına denktir. Gezegenin katmanları arasında ayırım yapmak çok zor olduğundan yüzey sıcaklığından bahsetmek o ölçüde zordur. Ancak, atmosfer sayılabilecek üst kısımlardaki sıcaklığı ölçtüğümüzde termometrelerimiz bile üşümekte: Burada sıcaklık sıfırın altında 143 derece. Üzerinde "kara parçası" diye bir unsurun bulunmadığı, öldürücü soğukların ve korkunç manyetik bir alanın hüküm sürdüğü Jüpiter'de yüzlerce yıl devam eden fırtınalar vardır. Teleskop görüntülerinde, dünya büyüklüğündeki kocaman kırmızı lekenin de aslında güçlü bir fırtına olduğunu, bilim dünyası yeni anlamış bulunmaktadır.

Aziz misafir!
Son tahlili yaparken, "Dünya'mız, hayata göz kırpacak optimum sıcaklık değerine sahip olacak şekilde nasıl ısıtılıyor acaba?" sorusuna başta zikredilen "ateş pahası" nokta-i nazarından bakalım isterseniz. Dünya'mıza, kılı kırk yararcasına ince hesaplarla yaklaşık 150 milyon km. öteden tutulan Güneş sobasına paha biçebilir mi acaba!

Güneş'in çekirdeğinde yaklaşık 15 milyon °C gibi akla ziyan, aşırı sıcaklık içerisinde termonükleer reaksiyonlar meydana gelir ve dört "hidrojen" çekirdeği birleşerek bir "helyum" çekirdeği oluşturulur. Bu reaksiyonlar neticesinde, her saniye 4 milyon ton madde enerjiye dönüşerek, nötrinolar ve foton da denen ışık tanecikleri olarak etrafa saçılır. Buradan açığa çıkan fotonlar, çok yüksek enerjili gama tanecikleridir. Güneş'in çekirdeği öyle yoğundur ki, bu yoğunluk, suyun yoğunluğunun yaklaşık 150 katına denktir. Bu yüzden fotonlar daha birkaç mm. bile gidemeden etrafta bolca bulunan hidrojen ve helyum çekirdekleri ile çarpışır. Bu çarpışmalar o kadar sık olur ki, onca hızlarına rağmen, fotonlar Güneş'in çekirdeğinden yüzeyine, her çarpışmada enerji kaybederek ancak 100 bin senede varırlar. Eğer fotonlar bu çarpışmalar olmadan Güneş'ten ilk yaratıldıkları hâliyle çıksalardı, Dünya'mız ânında kavrulurdu.

Güneş'i terk eden fotonlar, saniyede 300.000 kilometrelik ortalama hızlarıyla, Dünya'mız ile Güneş arasındaki yaklaşık 150 milyon kilometrelik muazzam mesafeyi yaklaşık 8,2 dakikada alıverirler. Atmosferimizin üst katmanlarındaki ozon tabakasında son bir defa daha süzülerek zararlı ışınlardan ayıklanan Güneş ışıkları, nihayet yeryüzüne varır. Dünya'mız ısınır ve mikroskobik fotosentez fabrikalarıyla donatılmış şekilde yaratılan tek ve çok hücreli bitkiler, oksijen ve besin üretir.

Dünya'da aziz bir misafir gibi, her ân kusursuz hizmetlerle nasıl çepeçevre kuşatıldığımızı anlamak için, ufacık bir fikir yolculuğu yeterli. Yeme içme gibi en zarurî ihtiyaçlarımızı yerine getirecek bir sistem kurmak ve sistemin devamını sağlamak için bile binlerce canlı türü gerekli. Meselâ, ortalama bir bahçe büyüklüğündeki yeşillik alanda tespit edilen canlı varlık miktarı, hayret uyandırıyor. Ufacık bir alanda 50.000 küçük yersolucanı, 50.000 böcek ve yaklaşık 12 milyon yuvarlak solucanın yaşayabildiği tespit edilmiştir. Bu kadar da değil, yalnızca birkaç gramlık toprak parçası, 30.000 tek hücreli protozoa, 400.000 tek hücreli mantar ve milyonlarca bakteriyi barındırabiliyor. Tahmin edileceği gibi bunların her birine hayatî görevler yüklenmişler, onlar da görevlerini harfiyen yerine getiriyorlar.

Açıkça görüldüğü gibi, canlı-cansız ekosistemin bütün unsurları, birbirleriyle el ele, omuz omuza birlik içindedir. En küçük ve önemsiz görünen yaratıklardan, en dev ve cesametli varlıklara kadar her şey ve her nesne, bir vücudun uzuvları gibi belli bir plân çerçevesinde, hep birbirinin imdadına koşmakta, birbirine yardım ellerini uzatmaktadır. Dünya'mıza benzer bir gezegen bulamayacağımıza göre, insana düşen şey, paha biçilmez sanatlarla bezeli, bu mu'cizevî misafirhanede bir misafir olduğu şuuruyla yaşamak ve İlâhî sanatları tefekkür ederek marifet ufkunu genişletmektir.

Yorumlar